Sonsuz Karanlık ve Gölgelerin Savaşı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sonsuz Karanlık ve Gölgelerin Savaşı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Mayıs 2010 Pazartesi

Dreams.

Fırtına devam ediyordu. Saat daha çok fazla geçmemişti geceyarısını. CamaeL canı sıkkın bir biçimde Kelebek'in yanı başında oturuyordu. Kelebek'in yaraları garip bir çatırtı sesi çıkararak iyileşiyordu. Camy derin bir iç çekip ayağa kalktı. İleride bir ateş yakılmıştı ve insanlar etrafına oturmuş ısınıyorlardı.

Bir süre ateşi izledi. Garip şekiller çıkıyordu alevlerin arasından bu gece. Başını yana eğdi, karanlık bir an için yok oldu gözlerinde. Neden sonra silkinip kendine geldi.

Etrafı kolaçan etmek isteyen Camy, biraz da zaman geçirmek için istiyordu bunu, surlara doğru yürüdü. Surların dışındaki karanlık artık elle dokununca hissedilecek kadar katılaşmıştı. Garip bir korku vardı, bilinmeyenden dolayı. Ama Camy aldırmadı. Surlarda yürüyerek etrafa bakındı. Gece sessizdi. Kalenin pencerelerinin birinden garip bir şarkı yayılıyordu. Gözcü kulelerine tünemiş baykuşların sesi geceyi bölüyordu.

Bir an tüm sesler sustu. CamaeL yavaşça yüzünü karanlığa döndü. Boş gözlerle ona bakan boş gözleri gördü. Dev gibi dişlere sahip dev gibi bir ağız açlıkla üzerine atıldı. Asasını savurmaya fırsat bulamadan dişler, yaratğın yanında minicik kalan bedenine geçti. Karanlığa çekildi. Işığı karanlıkta yok oldu. Tüm kale dehşet içinde ayağa fırladı. Bulutlar aralandı. Ay ışığı geceyi aydınlattı.

"HAYIR!!!"

Kelebek, boğazı parçalanırcasına bir çığlık attı.

"Şşşş, geçti." dedi tatlı bir ses, kollarını onun boynuna dolayarak. "Hepsi geçti. Sadece bir kabus. " Hafif bir kıkırdama. "Hepsi geçti."

"Camy. . ."

"Uyu."

Kelebek, uykuya daldı.

~ Rose

Not: Bunlar zor zamanlar.

Tılsım's Betrayal.

Geceyarısı, gökyüzü artık görünmez olmuştu. Sadece yakılan kamp ateşlerinin etrafı görünüyordu. Pek çok savaşçı onların etrafına toplanmış, birbirlerine sokulmuş, zaman geçiriyorlardı. Sessizdi, garip bir şekilde sanki sesler varolmuyordu. Karanlık havayı kendine çekiyor, yoğun bir depresif dalga sarmalıyordu tüm kaleyi.

CamaeL üzerinde açık mavi sabahlığıyla terasta, korkulukların üzerine tünemiş duruyordu. Tüm zamanını zırhın içinde geçirmekten bedeni morluklarla dolmuş, kasları ağırlık yüzünden ağrımaya başlamıştı. Kelebek muhtemelen odasında olmalıydı; kitap okuyor veya içiyordu herhalde.


Kapı çaldığını fark ettiğinde çok geçmemiş olmasını diledi. Süzülerek kapıya gidip açtı.


"Ah, sen miydin?" dedi CamaeL gülümseyerek ve siyah saçlı cadıyı içeri buyur etti.

Kadın hiçbir şey söylemeden içeri girdi, şöminenin önünde durdu. Şöminenin alevleri cadının bakışlarıyla yeşil renge büründü.


"Umm, bir sorun mu var?" dedi CamaeL, kadına bir kadeh şarap ikram ederken. Kadın kadehi alıp, şöminenin kenarına dayandı.

"Gidiyorum." dedi kısa ve net bir şekilde.

Kadehini dudaklarından ayıran Camy, şaşkınlıkla kadına baktı. "Ama. . . ? Neden?"


"Düş. . .hayaller. . . Normalde renkli bir yer olması gerek burası, asla gerçek olamayacak, ama herkesin için için gerçek olmasını istediği şeyler dolu."
dedi alaycı bir ses tonuyla.


"Burasının adı o yüzden Düş, ve hayallerin varlığı için savaşıyoruz, Tılsım." dedi Camy kaşlarını çatarak.

"Evet, hayalleri gerçekleştirmek için savaşıyoruz. . . Gerçekleştiremediğimiz için daha çok karanlığa saplandığımız hayaller."

"Hayal kuramazsan kendinden fazlası olamazsın." Camy ayağa kalkıp kadehi masanın üzerine bıraktı.


Tılsım sakince CamaeL'e yaklaştı. Camy hareket edemediğini fark etti; cadının gözlerine kilitlenmişti. Cadının bir eli kadehini tutarken, öbürü CamaeL'in boğazını kavradı.


"Ama hayallere dalarsan asla uyanamazsın küçük kız."
Gülümsedi. CamaeL nefes almakta zorlanıyordu.


"Onu rahat bırak!
"Kızıl bir karaltı ikisinin arasına girerek ayırdı; CamaeL yere, dizlerinin üzerine düşerken, cadı sadece bir iki adım geri atarak durdu. Bir şıngırtı duyuldu; elindeki kadeh ani bir hareketle yere düşmüştü. "Eğer gideceksen git!"


"Gideceğim."
dedi cadı gülümseyerek, alaycı bakışını sürdürerek. "Sizin yerinizde olsam savaşı terk ederdim." Kapıya yöneldi. Çıkmadan durdu, arkasını dönmeden "Sarışının kalıp kalmayacağını bilemem." dedi. Karanlığa karıştı.


"Ne yaptığını sanıyor bu?!"
diyerek burnundan soludu Kelebek.


"Beni yalnız bırak." dedi Camy, başını kaldırmadan.

"Ama...?"

"GİT!!" diye haykırdı Camy.

"P..peki." Kelebek şaşkınlıkla odadan çıktı. Camy'nin hıçkırıklarının geceye karıştığını duyabiliyordu.

~ Rose


Not: Tılsım savaşı terk etti.

Still I wake up, I'm alive.

Bir patlama sesiyle yatak odasındaki terasın kapısı kıymıklarına ayrıldı. Yatağından sıçrayak uyanan Kelebek, deniz-kum-güneş tatilinin bittiğini anladı. Dört direkli yatağının perdelerini aceleyle açarak yataktan kalktı, geceliğini çabucak çıkarıp kenara fırlattı. Zırhına uzanırken dışarıdaki patlamalar devam ediyordu.

Zırhın kayışlarını sıktıktan sonra çizmelerini giydi, asılı olduğu yerden baltasını kapıp odadan dışarı fırladı. Belki terastan aşağı atlamayı deneyebilirdi, ama anlaşılan gülleler artık patlayabiliyordu ve içeri kadar girebilen bir menzili vardı; uçmak bir nevi intihar olabilirdi. Acele adımlarla merdivenleri indi ve avluya açılan kapıyı kırarcasına açarak etrafına baktı.


Geceydi. Eski alacakaranlık yerini geceye bırakmıştı. Bir kaç asker kızkardeşleri güvenli bir yere doğru götürürken, Kelebek Leviathan'ın sulara daldığını fark etti; anlaşılan gücünü daha dişli düşmanlara saklayacaktı. Zaten kuşatma aletleri hendeğe uzaktaydı. Bu kadar uzak menzile sahip makinaları nasıl yapmışlardı bunlar?!


Gözleri surlara kaydı. CamaeL orada, ayakta duruyordu, Gülleler yanından ya da üzerinden geçerken kıpırdamıyor, sadece izliyordu. Okçular sürekli yanan oklarını fırlatıyor, oklar hedeflerine giderken gökyüzünde sanki kayan yıldızlarmışçasına bir iz bırakıyordu. İleride gölgelerin arasında buzlar yağıyor, toprakgölgeleri içine çekiyordu; ama onlar geceden tekrar doğuyorlardı.

Bir adam, sürekli elindeki mızrağı fırlatıyor, mızrak ona her geri dönüğünde küller saçıyordu etrafında. Kördü bu adam. Bir o kadar da farkındaydı etrafının. Gözlerine ihtiyaç duymadan farkediyordu herşeyi, herşeyin arkasını ve içini görüyordu sanki. Adam bir an dönüp Kelebek'a baktığında, omurgasında bir karıncalanma hissetti Kelebek. Adam daha sonra dönüp mızrağını tekrar fırlattı. Gölgelerden bir grup bir anda kora dönüştü ve parçalanarak yere yıkıldı.


Kelebek hızlıca merdivenleri çıktı; surlara tırmanıyordu. CamaeL le konuşmalıydı. Savaşın durumunu öğrenmeliydi. Destek olmalıydı ona, onu korumalıydı.


"Kelebek! Hayır!"

Korumalıydı. . .Evet.


Hiç fark etmedi üzerine gelen ateştopunu. Vücudunu bir bez bebek gibi lduğu yerden kaldırdı ağır gülle, yavaş yavaş havada hareketine devam ederken Kelebek'i duvarla arasına aldı. Bir anlık bir sessizlikte kemiklerin kırılması duyuldu ama Kelebek bir çığlık bile atmadı. Baltası elinden kayıp düştü ve yere çarparak metalik bir ses çıkardı. Gülle parçalandı, Kelebek gözlerini açık tutmaya çabalarken korkunç bir aydınlık parladı bir anda. Bir el uzandı ona, düşerken yakaladı onu, kucakladı. Anne kucağı gibi sıcaktı, üşüyen bedenini rahatlatmıştı.


"Uyu." dedi Camy'nin sesi. Yavaşça samandan bir yatağa bıraktı Kelebek'in bedenini. Elleri saçlarında gezindi bir kaç defa,hafifçe gülümsediği gördü Kelebek onun bulanık da olsa. Alnında dudaklarını hissetti.

"Uyu şimdi. Sabah, herşey düzelmiş olacak."
elebek konuşmaya çalıştı ama uyumanın daha çekici bir fikir olduğuna kanaat getirdi. Işık yavaşça, o gözlerini kapattıkça gitti. Camy'nin elini elinin üzerinde hissediyordu. . . Sonra birden bedenini bile hissetmediğini farketti.

Ölüyordu.

Hafifçe gülümsedi. Dudaklarından kan sızarken uykuya teslim etti kendini.
Tanrılar Camy'yi bir kez daha korumuş ve onun yerine Kelebek'i almıştı. Kelebek nasıl olsa tekrar kalkacaktı yarın.

" For a thousand times I killed myself

For a thousand times I died.

Still I wake up.

I'm alive."


~ Rose

the Darkness that Grows, the Darkness that can't be Destroyed.

http://ewkn.deviantart.com/art/Mythology-92112927

Güllelerden biri vızırdayarak Kelebek'in başı üzerinden geçti ve kalenin surlarından birine çarparak patladı. Kelebek kıpırdamadan karanlığın ordularına bakmaya devam ediyordu. Karanlığı taradı gözleri. Herhangi bir ipucu arıyordu, herhangi bir şey.

"Arkada! Kocaman!" diye bağırdı gözcü kulelerinden birindeki askerler. "Üzerimize geliyor!"

Kelebek kaşlarını çatıp gözcülerin işaret ettiği yere baktı. Kocaman karanlık bir kütleydi bu gösterdikleri. Sanki sıvıdan yapılmış gibi derin ve korkutucuydu, ama havada süzülebilecek kadar hafifti. Sürekli biçimini değiştiriyor, her bir adımda sanki surlardan büyükmüşçesine bir etki veriyordu, ki belki gerçekten o kadar büyüktü.

"Silahlarımız işe yaramıyor!"

Karanlık yaratık üzerine gelen okları hiçbir şeymiş gibi savuştururken etrafına yaydığı kükremesi ister istemez askerlerin kanını donduruyordu.

"Geri çekilin!" diye bağırdı Camy , gözcü kulelerinin tepesine çıkmış, karanlıktaki bir yıldız gibi parlıyordu beyaz zırhıyla. "Geri çekilin! Bu sizin karşılayamayacağınız kadar tehlikeli. GERİ ÇEKİLİN!"

Askerler surların içine çekildi, aynı anda karanlıklar da geri çekilmiş, sadece bu tek ve büyük yaratık kalmıştı savaş alanında. Camy büyük bir hızla ne yapması gerektiğini düşünürken, yaratık surlara dayanmıştı bile. Düşünüldüğü kadar büyüktü yakından da, ama surları aşabilecek kadar değil. Hırsla, büyük bir motivasyonla yumrukluyordu surları kocaman elleriyle. Her bir vuruşu büyük parçalar götürüyor, yeri titretiyordu.

Tüm kalede insanları cesaretle dolduran ozanın sesi susmuştu şimdi. Camy bunun nedenini anlayamadı. Tam o sırada surlarda iki kişi belirdi. Beyaz olan bir şarkı mırıldanıp bulutları çağırıyordu. Öbürü ise pozisyon almış, tüm konsantrasyonunu toplamış ve elindeki katanasını yaratığa doğrultmuştu. Çok geçmeden bir fırtına koptu. Yıldırımlar, kadının siyah eldivenli eline yöneliyor, yaratığa yönelttiği katanadan geçip karanılğa savruluyordu tüm öfkesiyle. O sırada kalenin önündeki su dolu hendek yarıldı. Artık bir vadi olan hendeğe hiç vakit geçmeden su doluverdi fırtınanın etkisiyle. Bir anda bir kükreme, yaratığınkine karıştı; en az onun kadar büyük başka bir yaratık sulardan fırladı. Leviathan karanlığın etrafını sarmış, dişlerini varolmayan boynuna geçirmişti.

Beyazlı kadın şarkısını hızlandırırken, Siyahlı kadın ellerini iki yana açmış, su ejderine odaklanmıştı. Tüm bunlar olurken CamaeL gözlerini kısmış korkuyla olanları izliyordu.

Daha sonra yanan bir kılıç gölgelerden bir parça kesti; kocaman siyah kanatları olan, onyx maskeli bir adamdı bu; saçları dizlerine kadar uzanıyor, siyah zırhı onu karanlıklarda görünmez kılıyor, alevden kılıcı sanki canlıymışçasına ellerinde dansediyordu. Daha önce kimsenin görmediği biriydi bu, savaşa yeni katılmış olmalıydı.

Tam o sırada Kelebek Camy'nin yanında belirdi. Uzaklarda bir Sirena şarkı söylemeye başlamıştı; büyüleyici bir şarkı. Bir an dikkati dağılsa da, çok geçmeden onun da bir müttefik olduğunu kavradı Camy.

"Seninle konuşmak isteyen birisi var. Savaş odasında." dedi Kelebek. "Sen git, burada gerekeni yaparım."

Camy hafifçe başını salladı savaş odasının terasına yöneldi. O uzaklaşırken gördüğü son şey müttefiklerinin canla başla karanlığı zaptetmeye çalıştığı, ama çok yorulduklarıydı. Artık işe suların hakimi İsis de karışmış, Leviathan'la ortaklaşa, hiç konuşmadan ama büyük bir uyumla saldırıyorlardı.

CamaeL odaya ilk adımını attığında karşısında gördüğü, soğuğa aldırmadan sadece savaş zırhıyla duran, orta yaşlı, kolları dövmelerle dolu bir adamdı. Savaş haritasının yayılı olduğu masanın etrafını adımlıyor, birliklerin yerine bakıyor, kendince yorumlar yapıyordu. Odada pek çok mum yanıyordu ve bir de tütsü. Vanilya, diye düşündü Camy.

Adam bir sigara yakarken gözlerini kaldırıp Camy'ye baktı.

"Durmu inceledim irdeledim." dedi sakince.

CamaeL gülümsedi. "Yıllarca dayanbilecek stoklarımız ve gücümüz var."

Adam hafifçe güldü. "Evet, belki yıllarca dayanabilirsiniz, o kolay sizin için. ama burada asıl sorulması gereken soru şu; Ne kadar uzun süre değil, Ne kadar güçlü bir saldırıya dayanabilirsiniz?"

CamaeL konuşmak için ağzına açtı, ancak bir cevabının olmadığını farketti.

"Umuyorum ki. . . gerektiği kadar." diyebildi sonunda.

Adam derin bir nefes çektiği sigarasının dumanını üflerken güldü. "Bunun yeterli olacağını umalım."

Adam ağır adımlarla odadan dışarı çıkarken CamaeL masanın yanındaki koltuğa oturdu. Düşünceli bir biçimde haritaya bakarken, açık teras kapısından fırtınanın ve müttefiklerinin verdiği savaşın seslerini duyabiliyordu.

100. Bölüm: Savaş Çağrısı

Tema Müziği: Lord of the Rings : Ride of the Rohirrim

2004 yılında sözlerine çok değer verdiğim ve çok sevdiğim bir insan tarafından bana hediye edildi bu blog, tıpkı aynı adı taşıyan mail adresim gibi. O zamanlar kendimi iyi hissetmezdim, yazmak iyi gelirdi. Önceleri kendimi anlattım, sonraları zaman değişti. Kavgalar yaşandı, aşklar, merhabalar ve vedalar. Hepsi bu sayfalarda dile geldi. Kimi zaman ben vardım kimi zaman sadece kelimeler. Daha sonra yine değişti bir şeyler.

Kendi yaşadıklarım birer hikaye oldu, farklı karakterler katıldı yavaş yavaş. Sıfırdan bir şeyler oluştu; zamanı ve mek
anı olmayan bir rüya alemi haline geldi. İki kız kardeş vardı, belki kardeş bile değillerdi; sadece bir bedene sahip iki farklı kadındılar. Kavga ettiler, eğlendiler, birbirlerini sevdiler, dertleri paylaştılar. Çok farklı, insan olmayan kişilerdi onlar belki, ama insandan bir farkları yoktu. Kimi zaman gelecekte karşımıza çıktılar, kimi zaman engizisyon mahkemesinde. Bazen bir lunaparktaydılar, ertesi gün ejderha avında bir fantastik evrende. Bir gün buhar gücünü buldular, ertesi gün üç boyutlu gözlüklerle oyunlara daldılar.

Çok uzun yıllar yaşadılar ve pek çok hayat gördüler. Çok şeyler keşfettiler ve hep öğrendiler. CamaeL yıllar boyu onu Cennet’te bırakıp giden sevgilisini aradı, Kan Kelebeği ise sadece CamaeL’i koruyup kolladı.

Cennet’in Altın Ordularının Gümüş Generali, Küçük Kanatlı, Tanrı’yı Gören ve pek çok başka isimle anıldı CamaeL. Savaşta zırhını kuşanıp karanlığa karşı orduları yönetti. O, adalet ve neşe idi. İçinde daima bir burukluk hissetti; yarısı kayıptı ve karanlık zamanlarda Lucifer’in yanında Dünya’ya inmişti. Daha sonraları CamaeL onu çok aradı, ama henüz bulamadı. Hiç umudunu kaybetmedi, hiç sadakatsizlik etmedi. O bekledi ve aradı. Bazen kendini kaybedip sonra tekrar bulsa da, inanmaya hep devam etti.

Cellat/ Fahişe/ Cadı ve pek çok başka isimle anıldı Kan Kelebeği. Baltasıyla beraber ağzında sigarası, meleklerin yapmak istemediği pis işleri yaptı. Kalbi yoktu; o çirkin işlerin kirlettiği bedenin altından çoktan söküp henüz safken bir sandığa kilitleyip saklamıştı. Severdi çok, sevdiği kişi için canını bile feda ederdi, eğer ölebilseydi. Kayıp bir ruh derlerdi onun için; CamaeL’in kayıp çocukluğu. Derlerdi, kanatlarının kırmızı rengi akan kanlarından ve akıttığı kandan gelirmiş. Realist ve acımasızdı sözleri çoğunlukla, ama aslında sadece iyiliğini isterdi sevdiklerinin.

Şimdi ise zor zamanlar bu hikayedeki karakterler için. Şekil değiştiren bu evrende artık geceler boyu yanan dev ateşler, asker çadırları, dövüş eğitim alanları var. Ufukta kırmızı bir gün batımı asılı kalmış durumda. Adanın ortasında kocaman bir kale yükseliyor dev surları olan. Sancaklar hafif ılık bir esintiyle dalgalanıyor. Metalin birbirine çarpma sesi, okların vızıltılarına karışıyor. Topraklar çorak, yeşillikler az bitmiş, ağaçlar ise sadece çok uzak topraklarında derin ormanlar oluşturuyorlar. Kale ufak bir gölü çevreliyor, etrafında minik ama çok güzel bir yerleşim var. Tam merkezde ise yüksek iki kuleli bir bina var, bahçesinde güller yetişen. Kulelerin birinde bir melek kanadı sancağı dalgalanıyor, ötekisinde bir kelebek.

Savaş yaklaşıyor.

--





Ufukta asılı kalmış olan gün batarken, CamaeL surların tepesindeki gözcü kulelerinden izliyordu hazırlıkları. Ufuk çizgisi sonsuza uzanıyordu ve çok uzaklarda, sislerin arasından seçebiliyordu kıyıdaki toprakları. Burası bir adaydı ve belirli bir yeri yoktu; kimileri derdi ki çok yaşlı bir kaplumbağanın sırtıydı bu ada, ve o yüzden yüzüyordu. Pek çok kereler değişime uğramış bu topraklarda zaman ve mekan yoktu. Bir gün bir güne benzemezdi, bir birinden eşsiz olurdu. Bir gecede krallıklar yıkılır, yeni teknolojiler gelişir, saatler içerisinde yepyeni efsaneler ortaya çıkardı.

Başını sessizce pencere pervazına dayadı; taş soğuktu. Gün batımının çok uzaklardan buraya gelen karanlığı sakladığını ve hatta onu buraya taşıdığının farkındaydı. Önceden haberi olmuştu savaştan, şimdiye kadar hiçbir şey yapmamış, ancak hazırlıklara başlamanın ve savaşmanın en uygun çözüm olduğuna kanaat getirmişti. İç çekti. Tek başına belki yeteri kadar güçlü olacaktı; ama yanında müttefikleri olursa, çok daha kolay olacağını ve kayıbın en aza ineceğinin de farkındaydı.

Kapı hafifçe tıklatıldı. Gelen Kelebek’ti. “Hazırlar.” Dedi gülümseyerek. CamaeL başını ileri geri salladı, ve onun peşinden merdivenleri inmeye başladı. Çok geçmeden yüksek ahşap bir kapıdan dışarı çıktılar; avlu idi burası. İleride hazırlanmakta olan bir grup haberciyi görüyordu; bineklerini hazırlıyordu kimi, kimi ise uçuş için kanatlarını ısıtıyordu. Kimi çok uzak topraklara gidecekti, kimi ise belki bir daha asla dönemeyecekti; ama hepsi görevlerinin ne kadar büyük önem taşıdığının farkındaydı. CamaeL ve Kelebek’in avluya inmesi ile beraber, çalışmakta olan herkes işini bıraktı ve onlara yaklaştı. CamaeL asasını elinde sıkıcı kavradıktan sonra derin bir nefes aldı.

“Bu bilinmeyen toprakların çocukları! Ülkemiz belki de şu ana kadarki en büyük savaşını vermek üzere! Şimdiye kadar gelen ön tehlikeleri bir şekilde savuşturduk, ancak devamında daha büyük bir tehlikenin geleceğinin farkına varamadık! Yaralarımızı sarmakta geciktik, kendimizi içimize kapattık ve dış ülkelerden gelen ziyaretçileri almadık! Kendi hatalarımızın bedelini çok uzun bir süre çektik!

“Ancak şimdi, şimdi bir şansımız var! Karanlığın çocukları tüm güçleriyle bize saldırmak üzere! Gün batımı ufukta dondu kaldı ve onlar yaklaştıkça giderek gece yaklaşmakta! Umudunuz kırılmasın; en aydınlık günler, en karanlık gecelerden sonra başlayacaktır! Yapmamız gereken, ne olursa olsun silahlarımızı elimizden bırakmamaktır!

“Öteki ülkelerdeki müttefiklerime sesleniyorum;

“Leviathan, suyun çocukları! Karanlık cadı ve parlak yıldız, duy sesimi! Okyanus canavarı, Yardımıma gel!

“Gezgin simyacı, mutluluk ve huzuru arayan umutsuz büyücü! Yardımıma gel!

“Denizlerin efendisi, İsis! Tüm öfkenle onları boğ. Yardımıma gel!

“Ülkelerin en huysuz bilgesi! Savaş tecrübenle bize yol göster. Yardımıma gel!

“Şarkılarıyla bizi neşeyle ve güçle dolduran ozan! Bir kez daha bizim zaferimizi anlat, yardımıma gel!

“Uzak ve yeşil tepelerde yaşayan zamanın efendisi! Savaşın çabuk geçmesini sağla, yardımıma gel!

“Asporia, beyaz ülke, beyaz aslan ırkından, şekil değiştiren avcılarını yolla bana! Bırak doya doya avlansınlar burada. Yardımıma gel!

“İllianas, Buzun çocukları! İçinizdeki tüm savaş tutkusunu ortaya çıkarın. Yardımıma gelin!

“Ve siz, orada, uzak diyarlrda olup buraya hiç yolculuk etmemiş olanlar! Yardımıma gelin!

“Birlikte güçlüyüz ve yeni günleri getirebiliriz, aydınlık günleri! Yeter ki umudumuzu kaybetmeyelim!”

Kalabalıktan coşkulu bir bağırış yükseldi. Kelebek elini yavaşça CamaeL’in omzuna koyarken gülümsedi. O an onlarca kanat çırpıldı, onlarca ayak yerleri titretti. Haberciler yola çıkmıştı.

“Sence kaç tanesi cevap verecek?” diye sordu CamaeL.

Kelebek gülümsedi. “Yeteri kadar.”

~Rose