Av Partisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Av Partisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Mayıs 2010 Cumartesi

Av Partisi - Epilog

Ava çıkalı çok uzun zaman olmamıştı, belki bir belki iki gece en fazla. Avcıların ellerinde bolca avla geri dönmesi, şehirde kalmayı tercih etmiş olan konuklar tarafından heyecanla karşılandı. Hemen bir grup hizmetçi onların elinden avları alıp işlemek için mutfak bölümüne götürdüler. Bir tek Morrigan'ın emri ile beyaz geyik kalmıştı meydanda. Kadın kendini toparlamış görünüyordu ve gariptir ki yüzünde bir gülümseme vardı.

Yere bırakılmış geyiğin üzerine eğilip hayvanı inceledi. Başını salladı. "Gerçekten güzel iş. İyi vakit geçirdiğinizi umarım." dedi kuzgun saçlı kadın. "Hangi şanslı, geyiği alt etmeyi başaran?"

Çağlayan çekingence öne çıktı, ne yapacağını bilemez bir biçimde. Eli ayağına dolanmıştı.

"Şaşırtıcı." Morrigan kadını süzdü. "O zaman ödülü hak ediyorsun." Morriganın kemikli eli beyaz geyiğin kürkü üzerinde dolandı bir süre. Sonra tek bir yeri kavradı parmakları ve sertçe yukarı çekti sanki bir parça kumaşı yırtarcasına. Öbür eli aynı anda boynuzları kavramış, sanki kılıçları kıran boynuzlar onlar değilmiş gibi kolayca kadının elinde kalmıştı. Morrigan elinde işlenmiş geyik boynuzundan kristal bir kolye, işlenmiş beyaz geyik kürkünden bir palto tutuyordu. Geyiğin derisiz bedeninin durması gereken yerde işe çamur yığınından başka bir şey yoktu.

Kalabalıktan bir şaşkınlık nidası yükselirken Morrigan bir kahkaha attı. "Benim beyaz geyiklerim büyülü ve zekidir dostlarım. Daha iyi denemeliydiniz. Ancak, Çağlayan, sen bir ilüzyon bile olsa beyaz geyiği alt etmeyi başardın. Bu yüzden bunlar senin. Beyaz geyiğin sana hediyeleri bunlar." Palto ve kolyeyi kadının ellerine tutuşturdu. "Her neyse, tavşan haşlama nerede? Açlıktan ölüyorum."

Bu şaşırtıcı olaydan sonra herkes hararetli bir muhabbete girişti ve şölen alanına geçildi. Akşama doğru ateşler yakılmış, sofralar kurulmuştu. Konuklar burada geçirecekleri son geceden olabildiğince fazla keyif almaya çalışıyor, Kelebek olabildiğince iyi bir ev sahibesi olmaya çabalıyordu.

En sonunda yemekler geldi. Çağlayan tavşan yahnisi servis eden iki hizmetçinin söylediklerini duyduğunda hafifçe yüzü soldu. "Avlanan tavşanlardan biri, körmüş." diyordu. Öbürüyse şaşırdı buna. "Kör bir tavşan?"

Ve gece danslar ve şarkılarla devam etti.

***

Ertesi sabah hazırlanan konuklar bir bir yola çıktılar. Şölene övgüler yağdı ve teşekkürler edildi. Kelebek herkesle tek tek vedalaştı, dostlarıyla kucaklaştı, başka ziyaretler için sözler aldı ve sözler verdi. Düş'ün liderleri de yola çıktılar konuklarla beraber. Çok geçmeden Düş'de bir sarhoşun akşamdan kalmalık yaşadığı ertesi gün gibi bir hava esmeye başladı. Sessiz, sakin ve garip bir şekilde boş.

Kelebek güldü. Bir kaç gün içinde çevredeki köyleri ziyarete gidecek, durumu gözden geçirmesi gerekecekti. Vakti varken dinlenmeyi seçti ve odasına yollandı.

~ Rose

Battlestar Galactica - Passacaglia

Av Partisi 3 - Beyaz Geyik

Yağmur bir süre sonra yavaşladı. tekdüze bir tempoya girdiğinde, çıkardığı müzik yavaşça hafifledi, renk cümbüşü soldu. Avcular kendilerine geldi ve tekrar iz sürmeye koyuldular.

Hepsi farklı yüntemlerle iz süren avcular en sonunda Kelebek'in bulduğu açıklığın çok uzağında olmayan bir patikaya varmışlardı. Yolları kesişmişti ve tekrar beraber yolculuk ediyorlardı artık. Bir an bulutlar ayrıldı, gün ışığı uzakları aydınlattı. Beyaz geyik tüm heybetiyle karşılarında duruyordu. Boynuzları da, kürkü de bembeyazdı ve elmas gibi parıldıyordu. Kuzey'in karlı ikliminde yararlı olan bu renk, anlaşılan bu ormanda onun saklanma avantajını elinden alıyordu.

Bir ok Kelebek'in yanından vızıldayarak geçti; Astræa'ya aitti. Onu Hesi'nin arbeletinden fırlayan izledi ve bir anda av köpekleri geyiğe doğru koşmaya başladı. Geyik sakince avcıları süzerken, onu yerinden kıpırdatan tek şey Arleon'ın tabancasından çıkan mermiydi; ama yine de geyik sadece bir kaç adım yana kaymakla yetindi.

Bir anda kahverengi ve yeşil tüyler uçuştu havada ve havadan iki lider geyiğin üstüne doğru pike yaptı; Bülbül ve J. J.'in kılıcı geyiği es geçerken, Bülbül'ün hançerlerinden biri geyiğin baldırına isabet etmişti. Ancak hançer saplandığı yerde takılı kalmış, Bülbül şimdi geyikle gözgöze bir biçimde onun yanında durmaktaydı.

"Derisi çok kalın?!" diye çığlık attı Bülbül, bir yandan yanında debelenen geyiğin boynuzları ve toynaklarından sıyrılıp, hançerini kurtarmaya çalışırken. En sonunda bileğinden çözdü ve hançeri orada saplı bırakıp kanatlarını açtı ve kaçtı.

Geyik şimdi saldırı pozisyonundaydı. Atılan okları çok kolay bir biçimde boynuzlarıyla savuşturuyor, Arleon'un demir bilyelerinden ise sağa ve sola sekerek kaçıyordu.

"Avlaması zor bir geyik dediğimde bunu kastetmiştim." dedi Kelebek gülümseyerek işe yaramayan menzilli silahlarına sinirle bakan avcılara. "Ve evet, derisi zırh gibi kalındır, boynuzları elmastan dayanıklıdır. Ayrıca çok akıllı ve güçlüdür. Yanına gidip savaşmazsak b sefer o bize gelecek, farkındasınız değil mi?"

Avcılardan bir homurtu yükseldi ama ilk harekete geçen Nathaniel'di. Kuzgun geyiğin etrafında uçup onun dikkatini dağıtmaya çalışırken, Nathaniel hızla onun üzerine atlamış, ancak geyik onun her bir hamlesine ustalıkla karşılık vermiş ve en sonunda çifteleriyle onu kendinden uzaklaştırmıştı. Bunu gören avcılar alana dağılarak geyiği bir çember içine aldılar. Hayvan dikkatle tüm avcıları süzüyordu ve en ufak bir kıpırtıda farkettiğini belli ediyordu.

Liderler sırayla geyiğe saldırdılar ama hepsi eli boş döndü. Geyik mutlaka bir yolunu buluyor, ona yapılan hamleleri savuşturuyor, sonra ustalıkla üzerine gelen oklardan kaçıyordu. Kelebek ise büyük bir zevkle avcıların çabalamasını izliyordu.

En sonunda avcular hep beraber çalışmadıkları takdirde geyiği alt edemeyeceklerini kabullendiler. Hesi, Astræa, Kwahu ve Arleon büyük bir dikkatle bekleyecek, geri kalanlar geyiğin dikkatini dağıtıp onu meşgul ederken isabetli atışlar yapmaya çabalayacaklardı. Bu taktikteki risk şuydu; atış menzilinde geyik dışında avcılar da olacak, muhtemelen birileri yaralanacaktı. Ancak avcılar o kadar hırs yapmışlardı ki, bu riski göze alıyorlardı.

İşaretle beraber saldırıya geçtiler. Geyik, silah darbelerini kolayca savuşturmaya devam ediyordu yine. Ancak bu sefer gerçekten zorlanıyordu çünkü darbeler dört bir yandan geliyor ve durdurak bilmiyordu. En sonunda Aenas'ın kılıcı ön bacak eklemine derin bir yırtık bıraktı, ve o an bir ok ve mermi yağmuru başladı geyiğin üzerine. Avcılar ani bei refleksle kendilerini geri attılarsa da Noctua ve Nathaniel hedef olmaktan kaçamadılar.

Üzerine gelen mermi ve oklardan kaçamadı bu sefer geyik ancak onu yere çalmaya da yetmedi. Acıyla kendini ileri attı beyaz hayvan ve ormanın derinliklerine doğru koşmaya başladı. Bunu gören Çağlayan bir anda ellerini havaya kaldırdı ve beyaz ışıklar birer çift kanat oluşturdu ayak bileklerinde bir an ve sarışın kadın katanasını sıkı sıkı tutup geyiğin peşinden koşmaya başladı büyülü bir hızla. Onu gören Kelebek de çalıların arasına atladı baltasını saldırı pozisyonunda kaldırıp. İki kadın hızla koşarken bir silüet gibi görünen beyaz geyiğin ardından gidiyorlardı.

Çağlayan bir anda yetişti geyiğe ve sırtında bir kaç çizik bıraktı katanası. Öbür taraftan ise Kelebek atıldı hayvanın üstüne ve boynuzlarından bir parça götürdü saldırısı. Bir an çağlayan'ın yüzünde garip bir sırıtış belirdi, hızla Kelebek'e omuz atıp onun dengesini kaybedip düşmesini sağladı ve zıpladı.

Sarışın kadının katanası geyiğin omurgasından içeri girip kemikleri birbirinden ayırdı. Hayvan bu saldırıyla daha fazla dayanamayıp yere yuvarlanırken, kadın aynı çeviklikle geri zıplayıp katanasını kurtardı ve yere düşen hayvanın yanına indi. Bir biri ardına katana darbeleri çok geçmeden yaşamı çekip aldı ondan, damarlarından fışkıran kan, kadının beyaz elbisesini ve saçlarını lekeledi. Garipti; kanın değdiği saç telleri kırmızı olmak yerine siyaha dönüyor, Çağlayan garip bir başarı hazzı hissediyordu.

Kelebek toparlandı, ayağa kalktı ve güldü. "Tebrikler." dedi.

Çağlayan geyiğin yanına diz çöktü, yüzünü okşadı hayvanın ve onun için bir dua okudu. Avcılar grubu geyiği sırtlandı, onun dışında avladıkları kahverengi geyikleri ve tavşanları da alarak Düş'e doğru yola çıktılar.

~ Rose

[ Battlestar Galactica OST - Thousanth Lading ve Fight Night]
Not: Keşke elimde olsaydı da size kafamdaki Çağlayan/Kelebek kapışmasını izletebilseydim =)

Av Partisi 2 - Ormandaki Lahit

Kalabalık olan avcılar grubu, ormanın sınırlarına geldiklerinde gök gürüldedi. İlk başta sadece bir kaç damla olan yağmur çok geçmeden sağanağa döndü. Lore, sakince bir şemsiye çıkarıp Hesi ile kendisini yağmurdan korurken, Hesi somurttu; yağmur, geyiğin kokusunu geçirecek ve av köpeklerinin iz sürme becerisini minimuma indirecekti. Nathaniel ve Astræa için bu büyük bir sorunmuş gibi görünmüyordu; ikili etrafta dağılmış ve geyiğin bıraktığı izleri arıyorlardı. Liderler ortada görünmüyordu; muhtemelen Noctua ve adamları çoktan ayılarına binip ormanın derinliklerinde kaybolmuştu. Bülbül ve J. ağaçların dallarından dallarına konup tepeden gitmeyi seçiyordu, Kwahu ise gözlerini kapatıp konsantre olmuş, ormanı dinliyordu. Kelebek ise Kisha ile muhabbete dalmış, bir yandan etrafı kolaçan eden Sir Aenas'ı izliyordu. Arleon ve Çağlayan da onların biraz arkasından yürüyordu.

En sonunda grup dağılmaya karar verdi. Kimisi ikili üçlü gruplar şeklinde dağılırken, kimisi tek kalmayı yeğledi.Kelebek, herkese başıyla selam verip ormanın içine ilerledi tek başına. Orman zaten çok büyük değildi ve eninde sonunda buluşacaklardı ama, ilerde bir yerde bir şeyler gördüğünü sanmıştı kızıl saçlı kadın.

Çok uzun olmayan bir yürüyüşten sonra bir açıklığa geldi Kelebek. Baltasını kavrayıp hazır pozisyonda yürümeye başladı; bu ormanın üstünde defalarca uçtuğu halde, böyle bir açıklık gördüğünü anımsamıyordu.Merakla etrafa bakındı; mermer taş bloklar ve yıkıntılarla dolu bir yerdi burası. Sağda solda devrilmiş ağaçlar vardı; anlaşılan burada bir şeyler olmuş, bunun sonucu olarak burası açığa çıkmıştı. Kızıl saçlalı kadın kuşkucu gözlerle etrafa bakarken, yıkıntıların arasında gezmeye devam etti.

Tüm mermer blokların ve taş yıkıntıların üzerinde anlamadığı bir dilden yazılar yazılıydı ve garip şekiller çiziliydi. Eliyle haffçe dokundu yazıların üstüne ve bir süre inceledi fakat yine de bir şey ifade etmedi ona. Omuz silkip yürümeye devam etti. Çok geçmeden açıklığın merkezindeki mermer lahiti fark etti; yaklaştı, kabartmaları süzdü. Dudak büktü; anlamıyordu. Fakat çıkarabildiği kadarıyla burada gömülü olan bir savaşçıydı. Baltasını kenara dayadı, iki eliyle ağır taş kapağı kavra, sertçe ittirerek yerinden oynatıp itti.

Siyah zırhlar içerisinde yatan bir adamdı bu, lahitin içinde yatan. Elleri göğsünde kavuşturulmuştu, siyah, kristal bir kılıç tutuyordu ellerinin arasında. Bir süre adamı süzen Kelebek, onun uzun bir süredir ölü olduğunu anladı. Elini lahitten içeri uzatıp yavaşça zırhına dokundu, sonra elini kristal kılıcın üzerinde gezdirdi. Kılıç onun dokunuşuyla kırmızı kırmızı parladı ve ıslığımsı bir ses yükseldi kılıçtan; büyülü olmalıydı. Ölü adamın ellerini nazikçe kılıçtan kurtarıp süslü kabzayı kavradı. Kılıcı lahitten çıkarıp sırtına astı ve yanındaki bir parşömene onu aldığı noktayı işaretledi, bir kroki çizdi. Parti bitip şehre geri döndüklerinde tarihçileri toplayacak, bu lahitin geldiği yeri araştıracaktı.

Yağmur iyice bastırmaya başladığı an Ormanın içinden bir yerden bir kartal çığlığı yükseldi; Kwahu'nun işaretiydi bu. O an herkes sustu, ormanı ve yağmuru dinledi. Gözleri etrafa daha farkında bir şekilde baktılar, düşünceleri geyikten ve avdan uzaklaştı. O an her bir yağmur damlasının düşüşünü hissettiler iliklerinde ve her bir damlanın yere temasının aslında müzikal bir ses çıkardığını duydular. Başlangıçta bir fısıltı gibiydi bu ses ve tekdüzeydi. Ama daha dikkatli dinledikleri her saniye netleşti, ses yükseldi ve çeşitlendi. Uzaklardan gelen bir şarkıydı bu. . . Çok geçmeden gözleri her bir damlanın düştüğü noktadan yayılan, çok kısa bir süre görünüp kaybolan renkli dalgaları seçebilmeye başladı. Her bir damlanın rengi de tıpkı çıkardığı ses gibi farklıydı. Çok geçmeden tüm Düş bu renk ve ses cümbüşünün etkisi altında kalmıştı.

"Leviathan'ın Yağmurları." diye mırıldandı Kelebek ve gülümsedi. Bir günde iki muhteşem şey görme fırsatını yakalamıştı. Parşömeni cebine sıkıştırdı, lahiti kapattı ve ormanın derinliklerine doğru yola koyuldu.

~ Rose

Av Partisi 1 - Leviathan'ın Gözyaşları

Kelebek'in Düş'e dönüşünden sonraki bir günde, av partisinin başlayacağı gün herkes Ağaç'ın köklerinin dibinde, şölen alanında toplanmıştı. Çeşit çeşit, her boydan silah masalara dizilip sergilenmekteydi ve Morrigan büyülü geyiği çağırmak için son hazırlıklarını yapıyordu. Hava güneşliydi; uzun geçen bir kıştan sonra güneş yüzünü tekrar gösteriyor, artık ısıtıyordu da. Şölen alanındaki karlar yavaş yavaş erimeye başlamış, boy boy çiçekler ve otlar türemişti. Ağaç güneşin etkisiyle hareketlenmeye başlamıştı.

Sonsuz İlkbahar dönemi başlamıştı.

Kalabalık iki yana açılarak kucağında ufak bir kutu taşıyan Kelebek'e yol verdiler. Kızıl saçlı kadın bu günlük uzun etekli elbiselerini bırakmış, deri pantolon ve çizmeler giymiş, savaş zırhının hareketi kısıtlamayacak parçalarını takınmıştı. Saçları tepeden bir at kuyruğu şeklinde toplanmış, yürüdükçe dalgalanıyordu.

Ağaç'ın dibine gelip köklerden birinin yanına diz çötü. Yavaşça kutuyu açıp içinden damla şeklinde cam bir şişe çıkardı.

"Dostlarım ve sevgili misafirler. Düş'ün Sonsuz Karanlık döneminde oluşmuş ve şölenin başlamasıyla bana hedilmiş olan bu değerli hediyeyi artık kullanma vaktidir." Şişenin tıpasını açtı ve içindeki sıvıyı yavaşça köklere döktü. "Leviathan'ın gözyaşları kutsasın topraklarımızı ve Sonsuz İlkbaharımız durmak bilmeyen bereketli yağmurlarla dolu olsun!"

Kalabalık çılgınlar gibi alkışlarken Çağlayan'ın büyük bir heyecan ve mutluluk duyduğu yüzünden okunabiliyordu. Sanki Kelebek'in sesini duymuş gibi toplandı yağmur bulutları Ağaç'ın tepesine, ama yağmuru bırakmalarına daha zaman vardı.

Kelebek başıyla Morrigan'a işaret verdi. Siyah saçlı kadın beyaz kürklü pelerinin başlığını geri atıp sıkıca geyik boynuzu asasını kavradı. Asanın diğer ucundaki metal parçayı açtığı toprak kısıma saplayıp çeşitli şekiller oynaya başladı toprağa, bir yandan sesi bir fısıltı halinde rüzgara karışıyordu. Şekiller oluşmaya devam ederken kadın çizdiği çemberin etrafında yürüdü, en sonunda dizleri üzerine çöküp iki elini yere bastırdı.

"Gel!" diye bağırdı güçlü bir sesle. Çemberin ortasındaki toprak bir anda çamura döndü ve şekillenmeye başladı. Sanki bir heykeltraşın çamura hayat vermesi gibi, dakikalar içinde bir geyik formu oluştu büyülü çamurdan. Bir ışık parıldadı ve çok geçmeden beyaz tüylü bir geyik duruyordu çemberin ortasında, kocaman gözleriyle korkak bir biçimde etrafı süzdü hayvan. Morrigan tatminkar bir biçimde gülümsedi, sonra nefes nefese yere oturdu; çok fazla güç harcamıç, bunun sonucu olarak da büyük kurgun kanatlarını ortaya çıkarmıştı refleks olarak. Öğrencilerinden bir kaçı onu kenara taşıdılar.

Kelebek kalabalığa döndü. "Bu, Kuzey topraklarının büyülü beyaz geyiğidir. Önümüzdeki bir iki gün boyunca sürecek av partisinin de hedefidir. Geyik kaçarken biz de burada size sunduğum silahları seçeceğiz ve daha sonra ava çıkacağız!"

Beyaz geyik sanki Kelebek'in dediklerini duymuş gibi yerinde sekti ve panikle gördüğü ilk çıkışa doğru kaçtı. Ona yol verdiler ve kapılar açıldı; beyaz geyik artık ormandaydı.

Kelebek silahları inceleyen konuklarını süzdü. Yolculuklarının birinde tanıştığı genç adam Nathaniel kılıçları tartıyor, bir yandan omzunda duran siyah kuş ile konuşuyordu. Onun yolculukta geçirdiği zamanların ona kazandırdığı yetenekler ve sezgiler bu av partisinde bayağı işe yarayacak gibi görünüyordu. Fakat, onu iz sürme konusunda yenebilecek biri daha vardı partide; uzak diyarlardan birini temsil etmeye gelmiş olan Prens Astræa. Ülkesinden uzakta geçirdiği yıllar boyunca yay kullanma ve iz sürmede olan becerilerini keskinleştirmiş, doğal hayatta sağ kalabilmek için gerekli tüm becerileri edinmişti. Evet, bu ikili partinin iz sürücüleri olacaktı besbelli ki.

Onların biraz uzağıda arbeletleri inceleyen bir çift vardı. Uzun boylu, sarı kıvırcık saçları gevşek bir topuzla toplanmış olan, av partisine katılmış olsa da süslü giysisinden vazgeçmeyen bir kadın ve en az onun kadar resmi ve özenli giyinmiş kavalyesi. Kadının adı Hesi idi ve tek eliyle bir arbeleti tutup, nişan alıp, elleri hiç titremeden oku serbest bırakacak kadar yetenekliydi. Hedefini kaçırdığı çok az olmuştu şu güne kadar. Bir eliyle iki av tazısının tasmasına bağlı deri kayışları tutuyordu; iz sürmede kullandığı yetenekli dostlarıydı onlar. Kavalyesi olan beyfendi ise Lore idi. Gerçek bir kılıç ustası olduğu herkes tarafından bilinen bir şeydi ama kılıcı kınını çok zor terk ederdi. Nitekim kullandığı teknikleri sadece düşmanları görmüş, onlar da bu sırrı açıklayamadan ölmüşlerdi. Av partisinin iddalı çiftlerindendiler.

Masaların birinde ise Arleon, Kelebek'in onun için özel hazırlattığı barutla çalışan ve metal bilyeler fırlatan silahı inceliyordu. Onun yanında Çağlayan silahlara bakıyor ve somurtuyordu.

"Ama bu çok vahşice. . . Geyiğe yazık değil mi?" diyordu silahı iceleyen Arleon'a. "Bunun neresi eğlenceli?"

Silahdan memnun kalan Arleon onu kemerine yerleştirip Kelebek'in Çağalayan için hazırlamış olduğu paketi işaret etti. "Belki de ona bir göz atmak istersin?"

Çağlayan büyük bir merakla paketi açtı; ahşap bir kutuydu bu. Parmakları çabucak kilitleri kaldırdı ve kadife kaplı zeminde duran metal silaha baktı; yeni dövülmüş ve özenle parlatılmış, işlemeli bir katanaydı bu. Çağlayan'ın gözleri parladı zarif kılıcı kabzasından kavrarken. "Ama madem ki engelleyemiyoruz, o zaman ölümü acısız olmalı. . ." diye mırıldandı Çağlayanımsı olmayan bir sesle. Bunu gören Kelebek sırıttı.

Az ileride liderler hazırlanmaktaydı. Kwahu tek tek kendi yaptığı okların tüylerini düzeltiyordu, kullandığı ahşabın dayanıklılığını ölçüyor, deneme atışları yapıyordu. Noctua balyozunu yere dayamış, adamlarının hazırlanışını izliyor, yeni edindiği demirci çırağını ise zırhlar konusunda bir vaaza tabi tutuyordu. Bülbül metal bilekliklerine gizli katarlarını yerleştirip bağlamaya çalışıyor, J. nazikçe ona yardımcı oluyordu. CamaeL ava katılmamayı seçmişti; yorgun olan Morrigan ile kalacak ve avcıların dönüşünde verilecek yemeğin hazırlıklarıyla uğraşacaktı.

En sonunda içeriye bir adam daha girdi; şövalyelerden Sir Aenas idi bu. Düş ile hiçbir alakası olmayan bir tapınağın yeminli şövalyelerindendi. Şölen boyu eğlenmenin yanı sıra tüm kütüphaneyi hatmetmiş, Düş'ün savunma ve savaş strajilerini, sistemlerini incelemiş, pek çok farklı öneriler sunmuştu. Şimdi ise, av partisinin sorunsuz geçmesi ile görevlendirmişti kendini. "Geyik ormanda kayboldu, sanırım artık harekete geçebiliriz." dedi adam. Kelebek sadece gülümseyebildi ve uzun saplı çift taraflı baltasını omzuna atıp yürümeye başladı.

Surları dışarıya bağlayan büyük kapıya geldiklerinde Kelebek arkasında onu takip eden gruba baktı. Baltasını yukarı kaldırıp bağırdı. "Av başlasın!"

Ve tüm Düş topraklarında boynuz boruların sesi yükseldi o an, ava katılan konuklar harekete geçip ormana ilerlediler. Kelebek bir süre onları izledi gülümseyerek ve en sonunda o da onları takip etmeye başladı. O an arkasından biri seslendi ona.

"Papillon?" Kisha'ydı bu. "Ben de katılabilir miyim eğlencenize?"

Kelebek gülümsedi. "Elbette."

~ Rose

Magic Music Mozart's Requiem

3 Mayıs 2010 Pazartesi

Av Partisi 0 - Hazırlıklar

Şölenin son günlerine yaklaşılıyordu artık. Arleon'un kış toprakları Aporia'da verilecek büyük şölen için hazırlıklar başlamış, konuklar bir diğer şölene gitmeden önce evlerine uğramak istemiş ve erken ayrılmışlardı. Her şeyin farkında olan Kelebek, Şölen'e görkemli bir son vermek için hazırlıklara başladı. Aklında güzel bir fikir vardı ve bu fikri hayata geçirmek için Morrigan'a ihtiyacı vardı.

Sabah, öğrencileriyle yaptığı dersinden sonra şömine başında çay içen Morrigan'ın yanına gitti.

"Günaydın." dedi gülümseyerek, ve on buyur eden kadının yanına oturdu. Morrigan bir fincan da ona koydu.

"Günaydın. Son bir kaç gecedir kabuslar gördüğünü hissediyorum. Hatta, benim de parçası olduğum kabuslar." Morrigan fincanı Kelebek'e uzattı.

"Ah, evet. Ama büyük bir sorun yaratmıyorlar, geçip gittiler işte." Sakince fincanı aldı ve dudaklarına götürdü. "Aslında buraya yardım istemek için geldim."

"Kabusların için mi?"

"Hayır. . . Şöleni bitirmek istiyorum ama büyük,şölene yaraşır bir sonla. Bir av partisi vermek istiyorum. Ve düşündüm ki. . ."

"Senin için Kuzey'in büyülü beyaz geyiklerinden çağırabilirim?"

"Kesinlikle. Hem akıllı hem büyülü oldukları için, oldukça eğlenceli olacağını düşündüm."

"Sanırım bu konukseverliğin ve muhteşem şöleninden sonra buna hayır diyemem. İstediğinde, av partisinin başladığı sabah bana söyle. Ben de sana çağırayım."

"Teşekkür ederim."

"Şimdi," Morrigan gözlerini kadının gözlerine dikti. "Bana Jezabel'i anlat."

Kelebek şaşkınlıkla Morrigan'a bakakaldı; nasıl bilebilirdi ki?

Orta yaşlı kadın ondan beklenmeyecek bir sıcak gülümsemeyle "Seni kandırmak çok kolay ve ağzından laf almak. Suratından okudum bile ne okumak istediysem."

Kelebek kızardı ve yüzünü fincana gömüp çayı dikti.

--
Şehrin ortasında büyük bir göleti çevreleyen parkta geziyordu kızıl saçlı kadın. Ağaçlar yapraklarını dökmüş, kar birikintileri artık basılmaktan buz kütleleri haline gelmişti. Yine de huzur veren bir görüntüsü vardı bu kış manzarasının. Ağaçlardan birine yaslandı yavaşça, sonra yanağını ağacın güçlü gövdesine yaslayıp gözlerini kapadı.

Düşünmesi gerekliydi.

Hiçbir şey işe yaramamıştı. Bir türlü verdiği sözleri tutamıyordu. Çünkü biliyordu ki, bir kere karar verdiğinde iş inada binecek, belki zaten varolmayan ama varolabilecek olan her şey yok olacaktı.

Bunu yapacak cesareti neden kendinde bulamıyordu?

Yavaşça gölete yürüdü, her bir adımıyla daha çok sulara gömüldü. Yürüdü, ta ki tamamen suyun altında kalana kadar.

Ve orada kaldı.

Saatler sonra tekrar suyun altında sözlerini açtığında kafası hala karmakarışıktı ama son zamanlarda uyuduğu belki de en güzel uykuydu bu. Gülümsedi. Yavaş adımlarla kar suyunun çelikleştirdiği sudan çıktı. Dışarıda buz gibi bir rüzgar esiyor, herkes paltolarına ve kürklerine sarınmış kaçıyordu.

Kelebek ise sadece korseli ıslak elbisesiyle ağır adımlarla, her bir adımında arkasında ıslak bir iz bırakarak kaleye geri yürüyordu.

Bir işaret daha.

Ve sonra her şey bitecek.

~ Rose

Dragon Age Origins OST - Elves at the Mercy of Men